NASIL BİLDİN?
Mis gibi kokan kahvesinden bir yudum aldı ve tekrar kitabını okumaya devam etti. Başlarda okumak istemediği bu kitabı şimdi elinden düşürmüyordu. Kitapta cinayetleri çözen bir dedektifin maceraları anlatılıyordu. İlknur daha çok romantik aşk hikayelerini okumayı severdi. Lakin bu kitabı arkadaşı hediye etmiş ve okuması için çok ısrar etmişti. İlknur da onu kıramayıp okumaya karar verdi.
Başlangıçta hikâye biraz sıkıcı gibiydi. Ama buna okuduğu diğer kitaplardan aşina idi. Çünkü neredeyse her kitaba böyle başlar sonra elinden düşürmezdi. Tarzı olmayan bu kitapta daöyle oldu. İlknur’un bir özelliği de başladığı işi yarım bırakmamaktı. Sevse de sevmese de başladığı şeyi bitirmek zorunda hissederdi. Bu yüzden bir şeye karar verirken bu huyunu bildiği için zorlanırdı. Çünkü biliyordu ki sevmese de onu bitirmek zorunda kalacaktı.
Yazarın hayat verdiği karaktere hayran olmamak elde değildi. Romanda çok ince detaylar vardı. İlknur okuduğu her bölümde “Bence katil kesin şu.” diyordu. Sonunda ise hiç aklına gelmeyen bambaşka biri çıkıyordu. Dedektif çok iyi gözlemliyor ve iyi sorular soruyordu. Gözlem yeteneğine hayran kalmamak elde değildi. Baş kahraman cinayetin olduğu yere gidiyor ve bütün detaylara bakıyordu. Bunlar kimsenin aklına gelmeyen detaylardı.
Hatta dedektifin baktığı detaylar başkalarına çok saçma geliyordu. “Ne yani davayı bu adam böyle mi çözecek?” diye dalga geçiyorlardı. Dedektif kimseyi umursamıyor işini doğru şekilde yapmaya çalışıyordu. Cesedin yanına gidip ölme şekline bakıyor, onu kokluyor, bulanlara, sorulması akla gelmeyen sorular soruyordu. Bazen duvardaki bir tablodan yola çıkıyor bazen ölen kişinin üstündeki bir kokuda bazen de konuştuğu kişinin sesinin tonundan olayları çözüyordu.
Dedektifin ününü duyan herkes onun doğaüstü güçleri olduğuna inanıyordu. Her birim çözemediği bir olayda ondan destek istiyordu. Güvenlik güçlerinin paylaşılamayan adamı olmuştu.
Dedektif “Ben sadece iyi algılıyorum.” diyor, her cinayetin sonunda katili nasıl bulduğunu detayları ile açıklıyordu. İlknur her defasında, “Evet ya ben bunu nasıl fark etmedim?”diyordu ama yine de hayran olmamak mümkün değildi. Nasıl o kadar dikkat edebiliyordu. Kendisi “Bırak başkalarını, evdekileri bile çözemiyorum.” diyordu. Acaba gerçek hayatta da böyle iyi algılayan insanlar var mıydı? Bu durum ona ütopik geliyordu.
Kitaptan sonra “Ben de etrafımı gözlemleyeceğim, bakalım öyle mi?” diye bir karar aldı. Normalde konuşmadan duramayan İlknur sus pus olmuştu. Herkesi inceleyip farklı olan yanını bulmaya çalışıyordu. Hayal ettiği gibi insanları çözemedi. Ama zamanla fark etti ki daha az pot kırıyordu. Ve birinin canı sıkkınsa bunu hemen fark ediyordu. Kendinden bahsetmek yerine insanlara daha fazla soru sorup onları dinliyordu. Bu da zamanla ortamların aranan ismi olmasını sağladı. Çünkü kimse kimseyi dinlemiyor herkes kendini anlatıyordu. İlknur ise artık dinleyen tarafta idi. Ve dinleyen kişi sayısı yok denecek kadar azdı.
Bir gün bir arkadaşı arayıp görüşmek istedi. Onun fikrine ihtiyacı olduğunu söyledi. İlknur telefonu kapattıktan sonra“İyi bir dedektif olamadım belki. Ama iyi bir dinleyici olmambeni önemli biri yaptı.” diyerek tebessüm etti.
Deneyimsel Tasarım Öğretisi der ki: “Sessiz olup ortamı algılayan sesli olup hemen aktarandan güçlüdür.”
Peki bizler hayatı nasıl algılayıp aktarıyoruz? İyi bir dinleyici ya da gözlemci miyiz? Etrafımızdaki insanların bize anlatmak isteyip de anlatamadıklarının ne kadarını fark ediyoruz?
İyi algılayan ve iyi aktaranlardan olmak ümidiyle...
Deneyimsel Tasarım Öğretisi, insana hayat yolunda ihtiyacı olan tüm bilgileri veren gerçeklik ilmidir. Deneyimlerden yola çıkarak ulaştığı gerçek bilgilerle insanın geleceğini tasarlaması için stratejiler üretir. Problemlerini nasıl çözebileceğine dair gerçek yöntemler sunar.
Yorumlar
Yorum Gönder
Düşünceleriniz bizim için çok kıymetli